Seçim Yapmak Üzerine

Hayat, çoğu zaman bizleri seçimler yapmaya iter. Diğer bir açıdan, yaptığımız bu seçimlerin sonuçları ve hatta seçimlerimizin bizzat kendileri hayatımız olur. Dolayısıyla hayatlarımızın ve seçimlerimizin aynı gerçekliğin iki farklı görüntüsü olduklarını, bir döngü içerisinde sürekli olarak birbirlerine evrildiklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Seçim yapmak, insan doğasının öylesine ayrılmaz bir parçası halindedir ki insan verimi ekonomi, hukuk, felsefe, diplomasi gibi beşeri disiplinler neredeyse bu olgu üzerine inşa edilmiş durumdadır. Sözgelimi bu disiplinler hem bizzat seçim yapmaya yönelik doğamızın bir sonucu olarak ortaya çıkar hem de bizlere daha iyi seçimler yapabilmemiz için yöntemler sunmayı amaç edinir. Öyle ki Martin Cohen, 101 Ahlak İkilemi (özgün adı 101 Ethical Dilemmas) adlı kitabında “ahlak”ı şu şekilde tanımlar: “Ahlak, önemli seçimler hakkındadır ve önemli seçimler ikilemlerdir.”. Benzer şekilde Daron Acemoğlu, üniversite öğrencileri için hazırladığı ve mikroekonomiye giriş mahiyetindeki kitabında ekonomi ile seçim yapmak arasındaki bağı net bir şekilde ortaya koyar ve “Ekonomi tümüyle seçimlerle ilgilidir.” diyerek durumu özetler. İlginçtir ki “Theory of Moral Sentiments” ve “The Wealth of Nations” gibi felsefe ve ekonomi alanlarında başyapıt sayılan eserlerin yazarı Adam Smith hem bir ahlak felsefecisi hem de bir ekonomisttir. Belki de O’nun için kısaca bir “seçim uzmanı” veya “seçim yapıcı” demek daha doğru olacaktır.

Ne vakit “seçim yapmak” mevzubahis olmaya görsün yaptığımız bu seçimlerde ne derce özgür olduğumuz sorusu da beraberinde geliverir. Özgürlük duygusunun en insani yanlarımızdan bir olduğu kanaatindeyim, zira kimse yoktur ki daha iyi bir hayat onu beklerken Zion’a karşı Matrix’i destekliyor olsun. Gerçekte yaşamadığımız bir durum hakkında oturduğumuz koltuktan karar vermek ve özgürlüğün insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia etmek takdir edersiniz ki pek de inandırıcı olmayacaktır. Diğer yandan tarihsel sürece bakmak, özgürlüğün gerçekten doğamızın bir gereği olup olmadığını sorgulayışımızda bizlere daha inandırıcı kanıtlar sağlayabilir. 19. yy.da yaşamış Fransız siyaset bilimci ve filozof Alexis de Tocqueville, siyaset felsefesi alanında klasikleşmiş “Amerika’da Demokrasi” adlı eserinde insanlığın özgürlük tutkusunun açık bir verimi olarak demokrasinin tarihsel süreçte evrimini incelerken bu olgunun “tarihte bildiğimiz en kalıcı, en eski ve en istikrarlı” olgu olduğunu ve demokratik devrimin insan doğasının bir gereği olarak tarih boyunca kaçınılmaz bir şekilde gerçekleştiğini söyler ve savını tarihsel veriyle ispatlamaya çalışır.

“Şiir, belagat, hafıza, zihnin tüm lütufları, imgelemin tüm parıltıları, tüm düşünsel derinlikler, Tanrı’nın insana bahşettiği tüm bu hediyeler demokrasiye yaradı… Öyleyse medeniyet ve bilgiyle demokrasi de gelişti…”

Özgürlüğü doğamızın bir parçası olarak kabul etmek herkesin duymayı, görmeyi beklediği; inanmak istediği durum olsa da gerçekte seçimlerimizde özgür olmadığımızı söyleyen taraf, kulak ardı edemeyeceğimiz kadar bol ve inandırıcı savlara sahip. Nedensellik ilkesi hakkındaki yazımda, evrenin bu en temel ilkesinin bizlere seçme hakkımızın pek de olmadığını söyleyebileceğinden bahsetmiştim. Bir A olayından sonra tek bir ihtimal olarak bir B olayı gerçekleşecektir. Yeterli veriyi sağlamamız durumunda A olayından sonra gerçekleşecekleri tek tek daha gerçekleşmeden sıralayabiliriz. Yeterli veriyi sağlayamıyor oluşumuz o verinin var olmadığını göstermez; tek gösterdiği, bizlerin onu elde edebilecek donanıma sahip olmadığıdır. Bu durumun gerçekte böyle olduğunu söyleyebilecek kanıtlarımız ve aksini iddia edebilecek bir ilkemiz var. Bir parçacığın belli bir anda konumunu ve momentumunu ölçmemiz, o parçacığın bir sonraki anda bulunacağı durumu tespit etmemizi sağlayabilir; ancak bir parçacığın aynı anda hem konumunu hem de momentumunu ölçemeyeceğimizi söyleyen Belirsizlik İlkesi’ne sahibiz. Peki mevzubahis bu veriye, bir parçacığın aynı anda hem konum hem de momentum bilgisine, ulaşamıyor olmamız nasıl yorumlanmalıdır? Akla ilk gelen, verinin gerçekte var olduğu ve bizim ona ulaşamadığımızdır. Ancak Belirsizlik İlkesi, durumu bizim yetersizliğimiz değil, evrenin işleyişinin bir parçası, doğasının bir gereği olarak görür. Bu durumda veriye ulaşamıyor oluşumuzu açıklamak için ortaya atacağımız savlar oldukça ilginç bir hal alacaktır. Belirsizlik İlkesi’ni evrenin doğasının bir parçası olarak kabul ettiğimizde bir parçacığın belli bir andaki konum ve momentum bilgisini, kısaca durumunu, elde edemiyor oluşumuz, o parçacığın o anda birden fazla durumda olabileceğini gösterebilir. Bu durumda parçacığımızın bir sonraki anda bulunacağı durum yapılacak seçimlere kalmıştır diyebilir miyiz?

Nedensellik, Belirsizlik ve özgürlük üçgeninde tartıştıklarımızın gündelik hayatlarımıza hitap etmeyen son derece soyut bir sorgulama olduğu söylenebilir. Böyle bir iddiaya karşı dayanak noktalarım olarak iki savunmada bulunacağım. İlk olarak bir parçası olduğumuz evrenin doğasını oluşturan gerek mikro gerekse makro ölçekteki yasaların anlamlandırılmasının aynı zamanda hayatlarımızı da anlamlandırdığına inanıyorum. İkinci olarak seçimlerimizdeki özgürlüğümüzü sorgularken kullanacağım bir diğer örnekte bahsedeceğimiz kişisel veriler, pazarlama, big data gibi başlıklar hem günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmişken hem de fark edeceğiniz üzere nedensellik ve özgürlük bahsinde değindiğimiz hususlarla ciddi benzerliklere sahip olacaktır. İş dünyasından siyasete ve hatta kişisel hayatlarımıza kadar geniş bir alanda kendine yer bulan ve gelişimini hızla sürdüren “Big Data” dediğimiz teknolojinin arkasındaki ana fikir, tıpkı nedensellik bahsinde değindiğimiz fikirde olduğu gibi yeterli veriyi toplayarak geleceğe dair tahminler yapmak üzerine kuruludur. Konu üzerine genel kanaat, yeterince verinin toplanması durumunda bu veriyi çok yüksek hızlarda işleyebilecek yapay zeka programları sayesinde %100’e yakın tahminlerde bulunmanın mümkün olacağı yönünde. Verdiği seminerlerde Özgür Demirtaş gibi ekonomistler, bunlar arasında kişinin ne zaman, nereden, neyi satın alacağı gibi oldukça spesifik tahminlerin olacağını vurguluyor. Teknoloji günümüzde henüz bu noktada olmasa da internetteki verilerimizi işleyen sistemler bizi yönlendirmek konusunda oldukça başarılı. Kişiselleştirilmiş reklamların, kimi zaman gerçekten istemesek de, bizi satın almaya yönlendirmedeki başarısı inkar edilemez. İşin en uç noktalarında “Cambridge Analytica Davası” gibi oldukça ciddi örneklerin olduğunu bilmek, istesek de istemesek de seçimlerimiz konusunda ne kadar özgür olduğumuzu bir kez daha sorgulamamıza neden oluyor. Özellikle bu bağlamda ilk paragraftan bir alıntı yaparak olaya farklı bir açıdan bakmanın önemli olacağını düşünüyorum:

“Hayat, çoğu zaman bizleri seçimler yapmaya iter. Diğer bir açıdan, yaptığımız bu seçimlerin sonuçları ve hatta seçimlerimizin bizzat kendileri hayatımız olur.”

Hakkımızda toplanan ve işlenen ve ardından bize karşı kullanılan tüm bu veri, esasında bizim seçimlerimizden elde edilmektedir. Yaptığımız tüm bu seçimler hayatımızı oluşturur ve hayatımızı analiz ederek elde ettikleri tüm bu veriyi bize karşı kullananlar yeni seçimler yaparken başat rolü oynar. Esas sorun tüm bu döngüde sınırın ne olduğudur. J. K. Rowling’in Harry Potter romanından alıntılayacak olursak “Harry, gerçekte kim olduğumuzu gösteren becerilerimizden daha çok kendi seçimlerimizdir.”. Oldukça haklı bulduğum bu tespiti tamamladığını düşündüğüm çok önemli bir nokta daha var: “Gerçekte kim olduğumuzu gösteren yeni seçimler, daha doğru ve daha iyi seçimler yapabilme becerimizdir.”. Sorguladığım nokta tüm bu kişiselleştirilmiş sistem daha iyi tercihler yapmamızı mı sağlıyor yoksa önceki tercihlerimizi farklı şekillerde tekrarlayarak kısır bir döngüye girmemize mi neden oluyor? Eğer durum ikincisi ise bu, özgür ve özgün dünyanın geleceği için ciddi tehditler doğurabilir. Truman’ın dünyasında her şeyin kişiselleştirilmiş olduğunu ancak bunun Truman için nasıl sonuçlandığını bu noktada bir kez daha düşünmekte fayda var.

“Gerçekte kim olduğumuz…” ile başlayan cümleler öteden beri kurula gelmiştir. Bu yazıda bu tarzda kurulmuş iki cümleye yer verdik: “…kendi seçimlerimizdir.” ve “…yeni seçimler, daha doğru ve daha iyi seçimler yapabilme becerimizdir.” dedik. Bu noktada üçüncü bir cümle kurmak isterim ki benim kanaatimce kuracağım bu son cümle kendinden önceki iki cümleden daha kıymetli olacaktır: “Yaptığımız seçimlerin sonuçlarına karşı gösterdiğimiz tepki, bize gerçekte kim olduğumuzu gösterir.” İşler yolunda olduğu sürece çoğumuz yaptığımız seçimleri kolay kolay sorgulamayız. Bazı zamanlar bu durum ilerlemenin önündeki en büyük engel halini alır. Risk almak veya daha iyisi için konfor alanımızın dışına çıkmak oldukça zorlaşır. Kişinin sahip olduklarıyla mutlu olmasına karşı olduğum gibi bir sonuç buradan asla çıkarılmamalıdır. Aksine savunduğum iyi seçimleri sorgulamaktan kaçınmanın daha iyi seçimler yapmamıza engel oluşudur. Girişimciliğin yeterli düzeyde olmadığı, memuriyetin “kesin iş” gözüyle bakılarak yüceltildiği ve bunun sonucu olarak kendi kendine yetebilen, üretebilen ve büyüyebilen bir toplum yapısından uzaklaşıldığı ülkemizdeki birtakım temel ekonomik problemlerin yeterli olduğunu düşündüğümüz tercihleri sorgulamamamızın bir sonucu olarak daha iyi tercihler yapamamaktan kaynaklandığı kanaatindeyim. Yaptığımız tercihlerin sonuçlarıyla ilgili öteki boyutta işlerin iyi gitmediği durum olabilir. Böyle bir anda çoğunluk olarak başarısızlık için bahaneler üretme yolunu tercih etmemiz, sonuçlar için kendimiz dışında ve pek de mantıklı olmayan sorumlular aramamız ne problemleri çözmemizde ne de bir sonraki tercihlerimizi daha doğru yapabilmemizde yardımcı olur. Lucifer dizisindeki ana karakterin sürekli olarak söylediği bir tespiti bu noktada paylaşmak uygun olacaktır: “İnsanlar neden yaptıkları kötülükler için sürekli olarak beni sorumlu tutarlar. Oysa ben yalnızca içlerindeki en derin arzularını açığa çıkarırım ve tercihi onlar yapar.”

Seçimlerimiz hayatımızı, hayatımız seçimlerimizi oluşturur. Doğru seçimler verebilmek işte bu sebepten oldukça önemlidir. Sanılanın aksine doğru seçimler verebilmek oldukça kolaydır. Tek ihtiyacımız olan doğru ve yeterli veriyle hareket etmek ve bu veriyi aklın gösterdiği şekilde analiz etmektir.