Seçim Yapmak Üzerine

Hayat, çoğu zaman bizleri seçimler yapmaya iter. Diğer bir açıdan, yaptığımız bu seçimlerin sonuçları ve hatta seçimlerimizin bizzat kendileri hayatımız olur. Dolayısıyla hayatlarımızın ve seçimlerimizin aynı gerçekliğin iki farklı görüntüsü olduklarını, bir döngü içerisinde sürekli olarak birbirlerine evrildiklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Seçim yapmak, insan doğasının öylesine ayrılmaz bir parçası halindedir ki insan verimi ekonomi, hukuk, felsefe, diplomasi gibi beşeri disiplinler neredeyse bu olgu üzerine inşa edilmiş durumdadır. Sözgelimi bu disiplinler hem bizzat seçim yapmaya yönelik doğamızın bir sonucu olarak ortaya çıkar hem de bizlere daha iyi seçimler yapabilmemiz için yöntemler sunmayı amaç edinir. Öyle ki Martin Cohen, 101 Ahlak İkilemi (özgün adı 101 Ethical Dilemmas) adlı kitabında “ahlak”ı şu şekilde tanımlar: “Ahlak, önemli seçimler hakkındadır ve önemli seçimler ikilemlerdir.”. Benzer şekilde Daron Acemoğlu, üniversite öğrencileri için hazırladığı ve mikroekonomiye giriş mahiyetindeki kitabında ekonomi ile seçim yapmak arasındaki bağı net bir şekilde ortaya koyar ve “Ekonomi tümüyle seçimlerle ilgilidir.” diyerek durumu özetler. İlginçtir ki “Theory of Moral Sentiments” ve “The Wealth of Nations” gibi felsefe ve ekonomi alanlarında başyapıt sayılan eserlerin yazarı Adam Smith hem bir ahlak felsefecisi hem de bir ekonomisttir. Belki de O’nun için kısaca bir “seçim uzmanı” veya “seçim yapıcı” demek daha doğru olacaktır.

Ne vakit “seçim yapmak” mevzubahis olmaya görsün yaptığımız bu seçimlerde ne derce özgür olduğumuz sorusu da beraberinde geliverir. Özgürlük duygusunun en insani yanlarımızdan bir olduğu kanaatindeyim, zira kimse yoktur ki daha iyi bir hayat onu beklerken Zion’a karşı Matrix’i destekliyor olsun. Gerçekte yaşamadığımız bir durum hakkında oturduğumuz koltuktan karar vermek ve özgürlüğün insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia etmek takdir edersiniz ki pek de inandırıcı olmayacaktır. Diğer yandan tarihsel sürece bakmak, özgürlüğün gerçekten doğamızın bir gereği olup olmadığını sorgulayışımızda bizlere daha inandırıcı kanıtlar sağlayabilir. 19. yy.da yaşamış Fransız siyaset bilimci ve filozof Alexis de Tocqueville, siyaset felsefesi alanında klasikleşmiş “Amerika’da Demokrasi” adlı eserinde insanlığın özgürlük tutkusunun açık bir verimi olarak demokrasinin tarihsel süreçte evrimini incelerken bu olgunun “tarihte bildiğimiz en kalıcı, en eski ve en istikrarlı” olgu olduğunu ve demokratik devrimin insan doğasının bir gereği olarak tarih boyunca kaçınılmaz bir şekilde gerçekleştiğini söyler ve savını tarihsel veriyle ispatlamaya çalışır.

“Şiir, belagat, hafıza, zihnin tüm lütufları, imgelemin tüm parıltıları, tüm düşünsel derinlikler, Tanrı’nın insana bahşettiği tüm bu hediyeler demokrasiye yaradı… Öyleyse medeniyet ve bilgiyle demokrasi de gelişti…”

Özgürlüğü doğamızın bir parçası olarak kabul etmek herkesin duymayı, görmeyi beklediği; inanmak istediği durum olsa da gerçekte seçimlerimizde özgür olmadığımızı söyleyen taraf, kulak ardı edemeyeceğimiz kadar bol ve inandırıcı savlara sahip. Nedensellik ilkesi hakkındaki yazımda, evrenin bu en temel ilkesinin bizlere seçme hakkımızın pek de olmadığını söyleyebileceğinden bahsetmiştim. Bir A olayından sonra tek bir ihtimal olarak bir B olayı gerçekleşecektir. Yeterli veriyi sağlamamız durumunda A olayından sonra gerçekleşecekleri tek tek daha gerçekleşmeden sıralayabiliriz. Yeterli veriyi sağlayamıyor oluşumuz o verinin var olmadığını göstermez; tek gösterdiği, bizlerin onu elde edebilecek donanıma sahip olmadığıdır. Bu durumun gerçekte böyle olduğunu söyleyebilecek kanıtlarımız ve aksini iddia edebilecek bir ilkemiz var. Bir parçacığın belli bir anda konumunu ve momentumunu ölçmemiz, o parçacığın bir sonraki anda bulunacağı durumu tespit etmemizi sağlayabilir; ancak bir parçacığın aynı anda hem konumunu hem de momentumunu ölçemeyeceğimizi söyleyen Belirsizlik İlkesi’ne sahibiz. Peki mevzubahis bu veriye, bir parçacığın aynı anda hem konum hem de momentum bilgisine, ulaşamıyor olmamız nasıl yorumlanmalıdır? Akla ilk gelen, verinin gerçekte var olduğu ve bizim ona ulaşamadığımızdır. Ancak Belirsizlik İlkesi, durumu bizim yetersizliğimiz değil, evrenin işleyişinin bir parçası, doğasının bir gereği olarak görür. Bu durumda veriye ulaşamıyor oluşumuzu açıklamak için ortaya atacağımız savlar oldukça ilginç bir hal alacaktır. Belirsizlik İlkesi’ni evrenin doğasının bir parçası olarak kabul ettiğimizde bir parçacığın belli bir andaki konum ve momentum bilgisini, kısaca durumunu, elde edemiyor oluşumuz, o parçacığın o anda birden fazla durumda olabileceğini gösterebilir. Bu durumda parçacığımızın bir sonraki anda bulunacağı durum yapılacak seçimlere kalmıştır diyebilir miyiz?

Nedensellik, Belirsizlik ve özgürlük üçgeninde tartıştıklarımızın gündelik hayatlarımıza hitap etmeyen son derece soyut bir sorgulama olduğu söylenebilir. Böyle bir iddiaya karşı dayanak noktalarım olarak iki savunmada bulunacağım. İlk olarak bir parçası olduğumuz evrenin doğasını oluşturan gerek mikro gerekse makro ölçekteki yasaların anlamlandırılmasının aynı zamanda hayatlarımızı da anlamlandırdığına inanıyorum. İkinci olarak seçimlerimizdeki özgürlüğümüzü sorgularken kullanacağım bir diğer örnekte bahsedeceğimiz kişisel veriler, pazarlama, big data gibi başlıklar hem günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmişken hem de fark edeceğiniz üzere nedensellik ve özgürlük bahsinde değindiğimiz hususlarla ciddi benzerliklere sahip olacaktır. İş dünyasından siyasete ve hatta kişisel hayatlarımıza kadar geniş bir alanda kendine yer bulan ve gelişimini hızla sürdüren “Big Data” dediğimiz teknolojinin arkasındaki ana fikir, tıpkı nedensellik bahsinde değindiğimiz fikirde olduğu gibi yeterli veriyi toplayarak geleceğe dair tahminler yapmak üzerine kuruludur. Konu üzerine genel kanaat, yeterince verinin toplanması durumunda bu veriyi çok yüksek hızlarda işleyebilecek yapay zeka programları sayesinde %100’e yakın tahminlerde bulunmanın mümkün olacağı yönünde. Verdiği seminerlerde Özgür Demirtaş gibi ekonomistler, bunlar arasında kişinin ne zaman, nereden, neyi satın alacağı gibi oldukça spesifik tahminlerin olacağını vurguluyor. Teknoloji günümüzde henüz bu noktada olmasa da internetteki verilerimizi işleyen sistemler bizi yönlendirmek konusunda oldukça başarılı. Kişiselleştirilmiş reklamların, kimi zaman gerçekten istemesek de, bizi satın almaya yönlendirmedeki başarısı inkar edilemez. İşin en uç noktalarında “Cambridge Analytica Davası” gibi oldukça ciddi örneklerin olduğunu bilmek, istesek de istemesek de seçimlerimiz konusunda ne kadar özgür olduğumuzu bir kez daha sorgulamamıza neden oluyor. Özellikle bu bağlamda ilk paragraftan bir alıntı yaparak olaya farklı bir açıdan bakmanın önemli olacağını düşünüyorum:

“Hayat, çoğu zaman bizleri seçimler yapmaya iter. Diğer bir açıdan, yaptığımız bu seçimlerin sonuçları ve hatta seçimlerimizin bizzat kendileri hayatımız olur.”

Hakkımızda toplanan ve işlenen ve ardından bize karşı kullanılan tüm bu veri, esasında bizim seçimlerimizden elde edilmektedir. Yaptığımız tüm bu seçimler hayatımızı oluşturur ve hayatımızı analiz ederek elde ettikleri tüm bu veriyi bize karşı kullananlar yeni seçimler yaparken başat rolü oynar. Esas sorun tüm bu döngüde sınırın ne olduğudur. J. K. Rowling’in Harry Potter romanından alıntılayacak olursak “Harry, gerçekte kim olduğumuzu gösteren becerilerimizden daha çok kendi seçimlerimizdir.”. Oldukça haklı bulduğum bu tespiti tamamladığını düşündüğüm çok önemli bir nokta daha var: “Gerçekte kim olduğumuzu gösteren yeni seçimler, daha doğru ve daha iyi seçimler yapabilme becerimizdir.”. Sorguladığım nokta tüm bu kişiselleştirilmiş sistem daha iyi tercihler yapmamızı mı sağlıyor yoksa önceki tercihlerimizi farklı şekillerde tekrarlayarak kısır bir döngüye girmemize mi neden oluyor? Eğer durum ikincisi ise bu, özgür ve özgün dünyanın geleceği için ciddi tehditler doğurabilir. Truman’ın dünyasında her şeyin kişiselleştirilmiş olduğunu ancak bunun Truman için nasıl sonuçlandığını bu noktada bir kez daha düşünmekte fayda var.

“Gerçekte kim olduğumuz…” ile başlayan cümleler öteden beri kurula gelmiştir. Bu yazıda bu tarzda kurulmuş iki cümleye yer verdik: “…kendi seçimlerimizdir.” ve “…yeni seçimler, daha doğru ve daha iyi seçimler yapabilme becerimizdir.” dedik. Bu noktada üçüncü bir cümle kurmak isterim ki benim kanaatimce kuracağım bu son cümle kendinden önceki iki cümleden daha kıymetli olacaktır: “Yaptığımız seçimlerin sonuçlarına karşı gösterdiğimiz tepki, bize gerçekte kim olduğumuzu gösterir.” İşler yolunda olduğu sürece çoğumuz yaptığımız seçimleri kolay kolay sorgulamayız. Bazı zamanlar bu durum ilerlemenin önündeki en büyük engel halini alır. Risk almak veya daha iyisi için konfor alanımızın dışına çıkmak oldukça zorlaşır. Kişinin sahip olduklarıyla mutlu olmasına karşı olduğum gibi bir sonuç buradan asla çıkarılmamalıdır. Aksine savunduğum iyi seçimleri sorgulamaktan kaçınmanın daha iyi seçimler yapmamıza engel oluşudur. Girişimciliğin yeterli düzeyde olmadığı, memuriyetin “kesin iş” gözüyle bakılarak yüceltildiği ve bunun sonucu olarak kendi kendine yetebilen, üretebilen ve büyüyebilen bir toplum yapısından uzaklaşıldığı ülkemizdeki birtakım temel ekonomik problemlerin yeterli olduğunu düşündüğümüz tercihleri sorgulamamamızın bir sonucu olarak daha iyi tercihler yapamamaktan kaynaklandığı kanaatindeyim. Yaptığımız tercihlerin sonuçlarıyla ilgili öteki boyutta işlerin iyi gitmediği durum olabilir. Böyle bir anda çoğunluk olarak başarısızlık için bahaneler üretme yolunu tercih etmemiz, sonuçlar için kendimiz dışında ve pek de mantıklı olmayan sorumlular aramamız ne problemleri çözmemizde ne de bir sonraki tercihlerimizi daha doğru yapabilmemizde yardımcı olur. Lucifer dizisindeki ana karakterin sürekli olarak söylediği bir tespiti bu noktada paylaşmak uygun olacaktır: “İnsanlar neden yaptıkları kötülükler için sürekli olarak beni sorumlu tutarlar. Oysa ben yalnızca içlerindeki en derin arzularını açığa çıkarırım ve tercihi onlar yapar.”

Seçimlerimiz hayatımızı, hayatımız seçimlerimizi oluşturur. Doğru seçimler verebilmek işte bu sebepten oldukça önemlidir. Sanılanın aksine doğru seçimler verebilmek oldukça kolaydır. Tek ihtiyacımız olan doğru ve yeterli veriyle hareket etmek ve bu veriyi aklın gösterdiği şekilde analiz etmektir.

Nedensellik İlkesi-I. Kısım

Basit bir soruyla başlayacağız. 3 Mayıs 2020 Pazar akşamı saat 23.17’de oturma odanızdaki en büyük koltukta uzanmış 1968 yapımı Star Trek serisini izlerken birden bire susadığınızı fark ettiniz ve aynı gün saat 23.18’de evin diğer köşesindeki mutfağınıza giderek su içtiniz. Soru şu: “Yukarıda bahsettiğimiz eylemi kaç farklı şekilde gerçekleştirebilirsiniz?”. Eğer bir karıncanın A noktasından B noktasına kaç farklı şekilde gidebileceği sorulmuş ve herhangi bir koşul da öne sürülmemiş olsaydı bu soruya vereceğim cevap şöyle olurdu: Zavallı karıncanın kullanabileceği sonsuz sayıda yol olmasına rağmen o yalnızca bu yollardan tek birini kullanacak. Ancak bu soru yerine tek bir farkla, zamanda belirli bir anı işaret ederek, sizin susuzluğunuzla ilgilenmeyi tercih ettim. İşte sorumuzun basit olmasının tek sebebi aradaki o küçük farktan ibaret. Bu durumda sorumuzun cevabı kocaman bir “1” olacaktır.

İlk olayın (susamak) yaşandığı o anda ve o konumda bulunan kişi bendim. Aynı şekilde son olayı (mutfakta su içmek) gerçekleştiren ve kaldığı yerden izlemek için televizyonun başına döndüğünde aklına bu saçma soru gelen kişi de yine bendim. İlk ve son olay arasında yerimden kalkma hareketinden tutun da bardağı kavrayışıma kadar sayısız olay yaşanmıştı. Garip olan ise tüm bu olaylar için sezgisel olarak sonsuz farklı gerçekleşme ihtimali olmasına rağmen tamamının tek bir şekilde meydana gelmiş olmasıydı. Anlayacağınız üzere bu yazı, kafama takılan bu girift soruyu irdeleme ve ona tatmin edici bir cevap bulma arzumun bir sonucu olarak doğdu.

Hayali karıncamızın hareket edeceği A noktasının gökyüzünde bir nokta olduğunu ve varmasını istediğimiz B noktasının da A noktasının yeryüzündeki dik izdüşümü olduğunu düşünelim. Bu şartlar altında zavallı karınca için benim verdiğim ilk cevap pek de doğru olmayacaktır. Birtakım fiziksel hesaplamalar yaparak (serbest düşme, rüzgar hızı, hava sürtünmesi vb.) karıncanın tüm hareketini ifade eden eden konum-zaman grafiğini kesin bir şekilde çizmemiz veya en azından yeterli veri sağlanması durumunda teorik olarak çizilebileceğini göstermemiz ve bu nedenle de aslında karınca için tek bir muhtemel yolun olduğunu söylememiz mümkündür. Bunun nedeni sonsuz sayıdaki ihtimalleri teke indiren bazı önermelerde bulanabiliyor olmamız. Örneğin, “dünyanın yerçekim kuvveti, karıncanın hareket yönünün yeryüzüne dik olmasına neden olacaktır.” önermesinde olduğu gibi. Karınca örneğinde karşımıza çıkan prensip, evrenimizdeki tüm hareketlere veya daha tanımsal konuşmak gerekirse tüm olaylara genişletilebilir.

Kurduğumuz son cümleyle birlikte, tartışmanın daha sağlıklı bir zeminde devam edebilmesi için “olay” ve “karınca örneğindeki prensip” gibi şu an muğlak olan bazı ifadelerin tanımlanması ihtiyacı ortaya çıkmakta. Fiziksel anlamda olay, uzay-zamanda bir noktaya karşılık gelir. Başka bir ifadeyle zamanda belirli bir anı ve uzayda belirli bir konumu ifade eden noktaya olay (event) diyoruz. Bu bağlamda, 3 Mayıs 2020 saat 23.17’de oturma odamın koltuğunda uzanmışken susamam veya belirli bir t anında A noktasında bulunan karıncaya etki eden yer çekimi kuvveti bir olay olarak değerlendirilebilir. Daha tanımsal bir yaklaşıma ihtiyaç duyan ikinci husus ise “karınca örneğindeki prensip” olarak bahsettiğimiz durumdur ki bu yazı boyunca bu prensipten kasıt “nedensellik ilkesi” (causality principle) olarak da bildiğimiz peş peşe cereyan eden olaylar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmamızı sağlayan olgu olacaktır. Örneğin t1 anında A noktasındaki karıncaya etkiyen yer çekimi kuvveti olarak ifade edebileceğimiz birinci olay ile t2 anında karıncanın B noktasında bulunması olarak ifade edebileceğimiz ikinci olay nedensellik ilkesiyle birbirine bağlı bir olay çiftidir. Bu örnekte birinci olay ikinci olayın gerçekleşmesine neden olmuştur ve bu sebeple t1 anında A noktasında bulunan karınca için t2 anında bulunabileceği sonsuz sayıda nokta olmasına rağmen o, B noktasında bulunmayı tercih etmiştir.

“Olay” olarak ifade ettiğimiz kavram esasında zihinsel bir tanımdan ibaret. Teoremlere pratik bir yaklaşım getirmek üzere fizikçiler tarafından yaratılmış ve başka bir fizikçi tarafından başka bir şekilde tanımlanmasının mümkün olduğu bir kavramdan bahsediyoruz. Bu nedenledir ki “olay” kavramının varlığını bir tartışma konusu yapmak anlamsız olacaktır. Diğer yandan “nedensellik”, bir prensip olarak karşımıza çıkmakta ve birbirini takip eden olaylar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmamıza yardımcı olan bir teorem gibi gözükmekte. Diğer bir ifadeyle, “olay” gibi varlığı bizim tanımlamamıza bağlı bir kavramdan değil de zaten var olduğunu düşündüğümüz bir kavramdan bahsetmekteyiz. Bu nedenledir ki “nedensellik” var olup olmaması açısından sorgulanabilecek bir kavramdır.

Fizikçiler nedensellik kavramını varlığı açısından sorgulamaya pek de eğilimli değiller. Onlar için nedensellik, Londra’daki bir saat kulesi gibidir ki tüm denizciler yanlarında bu saate göre ayarlanmış bir saat taşımak zorundadır. Bu nedenledir ki “şu olay nedenselliğe aykırıdır” veya “nedensellik gereği şu meydana gelmelidir” gibi ifadeleri fizikçilerin ağzından duymaya alışığız. Fiziksel anlamda nedensellik ilkesinden bahsederken ara sıra bu serzenişimde inceden inceye bulunmaya devam edeceğim. Diğer yandan filozoflar için ise nedenselliğin varlığı probleminin oldukça eğlenceli bir uğraşmış gibi görüldüğü anlaşılıyor. Bu bağlamda Ortaçağ İslam felsefe tarihi nedenselliğin varlığı üzerine oldukça sert bir tartışmayı barındırmakta. Bir B olayının meydana gelebilmesi için onun nedeni olan başka bir A olayının var olması gerektiğini savunan İbn-i Sina’nın argümanına (Avicenna’s necessitation thesis) karşı El-Gazali’nin A olayının, B olayının gerçekleşmesi için gerekli neden olduğunun savunulamayacağını ve her iki olayın da bir diğeri olmadan meydana gelebileceğini söyleyen argümanını (Al-Ghazālī’s “no necessary connection” argument) görmekteyiz. Her iki düşünce de yukarıda tek cümleyle ifade edilenden çok daha fazlasını barındırmaktadır ve ayrı bir konu olarak ele alınması gerektiğinden İbn-i Sina’yı ve El-Gazali’yi şimdilik başka bir yazıya bırakalım.

Başından beri tartışmakta olduğumuz “bir A olayını neden sonsuz sayıdaki ihtimallerden herhangi biri değil de belirli bir B olayının takip ettiği” sorusu nedensellik ilkesiyle doğrudan ilişkili gözüküyor. Bu açıdan araştırdığımız bu sorunun yanıtı aynı zamanda nedenselliğin varlığı problemine de ışık tutabilir. Bu amaçla başından beri en yakın dostumuz haline gelen karıncamız üzerinde birtakım analizler yapmaya devam edeceğiz. Karıncamızın t1 anında A noktasında ve t2 anında B noktasında bulunduğunu gözlemledik. Eğer bu iki olay nedensellik ilkesi doğrultusunda birbirlerine bağlı değillerse bu durumda sonsuz farklı ihtimalden birinin gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Sonsuz farklı olaydan birinin gerçekleşmiş olma ihtimalinin matematik dilinde “0” olarak yazıldığını ve “imkansız” olarak ifade edildiğini düşündüren birtakım matematiksel yaklaşımlara sahibiz. Başka bir ifade kullanacak olursak nedensellik ilkesini yok saydığımız bir evren aslında imkansız bir evren olacaktır. Kısacası şu ana kadar yaşanan her olay ve şu andan sonra yaşanacak her olay imkansızın gerçek olabileceğini söyleyen oldukça girift bir paradoks meydana getirecektir. Gazali de bu durumun farkında olsa gerektir ki O’na göre tüm olayları gördüğümüz sırayla ve şekilde birbiri ardına yaratanın Tanrı olduğunu söylemektedir. Gazali nedensellik ilkesini yok sayar, Karıncanın t2 anında yeryüzüne düşmesi ile t1 anında ona etkiyen yerçekimi kuvveti arasında nedensellik bağı olmadığını, her ikisini bir diğeri olmaksızın var olabileceğini savunur ve gözlemlediğimiz durumun Tanrı’nın bir eseri olduğunu yani nedensellik ilkesinin yokluğunun Tanrı’nın varlığının bir kanıtı olduğunu iddia eder. Diğer yandan eğer bu iki olay arasında nedensellik bağı olduğunu kabul edersek bu durumda neden olayların tek bir belirli şekilde gerçekleştiği sorumuza da bir yanıt bulmuş olabiliriz. Aynı şekilde yeterli veri sağlanması durumunda nedensellik ilkesi bize %100’e yakın doğrulukta bir gelecek tahmini yapılabileceğini söylemektedir. Günümüzdeki “Big Data” çalışmalarını pek çoğu bu teorem üzerine kurulu gibi gözüküyor. Veri analizi konusunda çalışan pek çok uzman yeterli verinin işlenmesi durumunda müşterilerin davranışlarından tutun da bir hafta sonra gerçekleşecek olaylara kadar pek çok konuda kesine yakın tahminler yapabilecekleri konusunda hemfikir. Tabi ki bu teoremin tutması nedensellik ilkesinin kusursuz işleyişine bağlı.

Bu ana kadar “nedensellik” hakkında bahsettiğimiz kimi noktalar muğlak kalıp daha detaylı açıklanmayı gerektirirken diğer bazı noktalar ise karşımıza cevaplanmayı bekleyen yeni sorular çıkarmakta. Örneğin filozoflar ile fizikçilerin bu kavrama yaklaşımlarının bariz farklılıklar taşıdığını hissedebiliyoruz ancak fizik ve nedensellik, felsefe ve nedensellik ayrı başlıklar altında daha detaylı tartışılması gereken konular ve tartışılacaklar da. Bu yazının amacı nedensellik olarak adlandırdığımız bu girift kavrama bir ön bakışta bulunmaktı. Pek fazla teknik detaya girmeden temel konsepti ilginizi çekmeyi amaçlayan ve sizi bu kavram hakkında düşündürmeye iteceğini düşündüğüm bir tarzda açıklamaya çalıştım. Anlayacağınız üzere henüz sorulacak ve cevaplanacak sorularımız bitmedi, aksine daha yeni başlıyor. Eğer evrenimizi şekillendirdiğine inandığımız bu girift konsept hakkında az da olsa sizi dürten düşüncelere yöneldiyseniz başarılı oldum demektir. Umarım önümüzdeki yazılarda nedensellik hakkında daha derinlere gidip daha zorlu sorulara yanıtlar arayacağız. Bu arada en başta sorduğum sorun da hala yanıtlanamadığını belirtmek isterim. Şimdilik evde ve sağlıklı ama hep bilimle kalın.

Kaynakça

1. Resnick, Robert. Introduction to Special Relativity. New York, NY: Wiley, 1968

2. Richardson, Kara, “Causation in Arabic and Islamic Thought”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2015 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/win2015/entries/arabic-islamic-causation/.

3. Griffel, Frank, “al-Ghazali”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/win2019/entries/al-ghazali/.

GİRİFT

Düşünen insanlardan biri bir defasında, gerçeğin nadiren saf olduğunu ve asla basit olmadığını iddia etmişti. Gerçeğin saflığı sorunsalı bir yana, gerçeğin bizzat kendisi ne olduğu, ‘gerçekten’ var olup olmadığı, var ise tek mi, yoksa birden fazla mı olduğu gibi pek çok soru açısından uzun uzadıya tartışılabilecek bir konu. Henüz lisedeki bir öğrenci için C60, ArH+, C3H+ gibi moleküller pek de gerçeği ifade eden maddeler değil, yani böyle maddelerin ‘gerçekte’ var olmaması gerekir. Aslına bakacak olursak bu durum yalnızca bir lise öğrencisi için geçerli değildi. Bilim insanları bu tarz ‘gerçek’ olamayacak maddelerin ‘gerçek’ olabileceklerini henüz 30 yıl önce keşfettiler.

   “… Uzayda keşfedilen ve Dünya’da örneği olmayan yabancı molekülleri ilk bakışta sıra dışı ve egzotik olarak  adlandırıyoruz. Ama egzotik olan uzaydaki moleküller mi yoksa dünyadaki moleküller mi? Eğer dünyadaki koşullara bu kadar aşina, uzaydaki koşullara bu kadar yabancı olmasaydık C60, ArH+, C3H+ gibi molekülleri yine de egzotik bulur muyduk? Acaba evren büyük oranda bu ve benzeri moleküllerden oluşuyor da asıl sıra dışı olan bizim yakın çevremizdeki moleküller mi?…”(1)

Sahip olduğumuz gerçeklik algısı çoğu zaman  içinde yaşadığımız çevrenin koşulları tarafından şekillendirilir. Daha önce karşılaşmadığı koşullarla yüz yüze gelen biri genellikle bu ‘sıra dışı’ durumları ‘gerçek olmamakla’ suçlayabilir. İnsanlık tarihi, alışkanlıklarımıza ve inançlarımıza ters düştüğü için başta ‘gerçeklik’ten uzak olduğu iddia edilen pek çok buluşun sonrasında dünyamızı nasıl kökten değiştirdiğinin öyküleriyle doludur. Bütün bu bahsedilenler, gerçekliğin ne olduğuna ve tek bir gerçekliğin mi bulunduğuna dair sorularımıza muhtemel yanıt olamayacaklardır. Zira tüm bunların bilimin kümülatif doğası gereği, öncesinde yanlış bilinen bilginin yerini doğrusunun almasından ibaret bir durum olduğu savunulabilir ki bence de öyledir. Bu tarz tartışmalar insanlığa açık fikirli olmayı ve dogmatik düşünceden kendini arındırmayı öğretmiş olabilir ancak bizim gerçeklik üzerine sorduklarımıza yanıt olmaktan hala çok uzak sayılır. Sorgulayışımızda ve arayışımızda fiziğin ve matematiğin ve bu ikisinin doğal yorumlayıcısı olan felsefenin öğretilerine ihityacımız olacak.

Farklı  boyutların fiziksel olarak varlığı, boyut kavramının anlamına bakış açımıza bağlı olarak, henüz bizim için bir bilinmezden ibaret. Ancak matematiksel bir boyut anlayışımız var ve ilk üç boyutu tecrübe edebildiğimiz için bu boyutlarda yapacağımız düşünce deneylerini anlamlandırmamız oldukça kolay olacaktır. İki boyutlu bir düzlemde yaşayan bir A canlısı ile üç boyutlu bir evrende yaşayan kendinizi düşünmenizi istiyorum. Bahsettiğimiz iki boyutlu düzlem defterinizin bir sayfası olabilir ve A canlısı da bu sayfa düzlemine çizilmiş bir kare. Hem defterin hem de çizilen karenin bir kalınlığı olacağından ve dolayısıyla tam anlamıyla bir ikinci boyut olamayacağından tüm deneyi zihninizde yapmanız gerekecek. Bu A canlısının gözlemleyebildiği tüm evreninin yalnızca kağıt düzleminden ibaret olduğu savunulabilir. O halde üçüncü bir boyutta bulunan siz, parmağınızı kağıt düzlemine dokundurduğunuzda A canlımız parmağınızın iki boyutlu bir kesitini görecek ancak siz parmağınızı çektiğinizde görüntü birden bire kaybolacaktır. İki boyutlu düzlemde yaşayan A canlısının gerçeklik algısını yerle bir etmek ve aklını kaçırmasını sağlamak kelimenin tam anlamıyla parmaklarınızın ucunda. Ya da A canlımızın başına bir silah doğrultup istediğiniz her an onu öldürebileceğinizi bir şekilde söyleyebilirsiniz. İnanıp inanmamak tamamen onun elinde olmasına rağmen büyük ihtimalle o, bu bahsettiğiniz silahı göremeyeceğinden dolayı inanmamayı tercih edecektir. Sizin iki boyutlu bir evrende yaşayan A canlısı için yaptıklarınızın aynısını dört boyutlu bir everende yaşayan B canlısı da size yapabilir. Gerçeklik algınızı değiştirmek ve aklınızı kaçırmanızı sağlamak sadece parmaklarının ucunda ya da bir şekilde sizinle iletişim kurar ve de sizi tehdit ederse inanıp inanmamak size kalmış. Karmaşık matematik formülleri kullanmaksızın sadece ilkokuldan beri öğretilen basit kavramlarla gerçeklik üzerine böylesine heyecan verici bir düşünce deneyi yapabilmeyi kendisinden matematik dersleri alma şansına sahip olduğum Mustafa hocama borçluyum ve burada konumuz gereği kısa bir alıntı yaptığım bu deneyden önümüzdeki yazılarda daha detaylı bahsetmeyi düşünüyorum.

Matematiğin düşünce dünyamıza kattığı ve gerçeklik üzerine aklımızı allak bullak eden kavramlardan belki de en önemlisi ‘sonsuzluk’ kavramıdır. Sonsuz bir evren, sonsuz sayıdaki ihtimallerin tamamının gerçekleştiği bir evren olarak hayal edilebilir. Bu yorumu Rick and Morty’den çok daha önce Brian Greene’in paralel evrenler, çoklu uzay gibi fiziğin sıradışı konuları hakkında yazdıklarında okumuş olabilirim(2). Buradaki vurgu, eğer evrenimiz sonsuz ise tüm sonsuz ihtamellerin var olabileceği üzerine. Şu anda benim gibi sonsuz sayıdaki Semih oturmuş ve gerçeklik üzerine sonsuz tane aynı veya farklı yazıyı kaleme alıyor olabilir. Sonsuzluğun kapsadığı anlamı düşünecek olursak tüm evrende yaşanabilir tek bir gezegenin olduğunu savunmak anlamsız olacaktır. Kimilerimizi ürpertebilecek olan bu gerçeklik bir açıdan oldukça da hoş. Kendimizi kaptırdığımız, hayranı olduğumuz ancak bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz, bu sebeple de tam anlamıyla kendimizi özdeşleştiremediğimiz bilim kurgu serilerine artık gerçek olabilecekleri gözüyle bakabiliriz. Peki sonsuzluk, gerçekten de bu şekilde yorumlanabilir mi? Evrenimizin sonsuz olduğunu iddia etmek sonsuz sayıda gerçekliğin varlığını gösterir mi? Matematikçiler sayı doğrusunun sonsuz olduğuna dair bir inanç geliştirmiş durumdalar ancak sayı doğrusu üzerinde birden fazla ‘1’ sayısının olduğunu söylemek pek karşılaştığımız ve kulağımıza mantıklı gelen bir ifade değil. Matematik evrendeki sonsuzluk bizim fiziksel evrenimizdeki sonsuzluğun aksine her zaman her ihtimali içeren bir sonsuzluk değil gibi gözükmekte. Yine de maalesef bu soruların gerçek diyebileceğimiz bir yanıtı henüz yok veya diğer bir açıdan düşündüğümüzde bu tarz soruların tek bir gerçek cevabı da olmayabilir.

Paul Lockhart (2009), “Bir çok gerçeklik vardır.” diye başladığı ‘Measurement’ (Ölçüm) adlı kitabında, izdüşüm geometrisi üzerine de güzel bir bölüm kaleme almış. İzdüşüm geometrisini  bir başka yazının konusu olarak ayıralım ve şimdi, Lockhart’ın izdüşüm üzerine verdiği örneklerin gerçekliği anlama çabamıza nasıl yardımcı olabileceğini tartışalım. İzdüşüm perspektifte bir değişikliğe karşılık geldiğinden, aralarında bir izdüşüm ilişkisi olan iki cismi birbirinin aynı yani aynı cismin iki farklı görünümü olarak düşünmek doğaldır (Lockhart, 2009). İzdüşüm yöntemi kullanılarak aslında aynı varlık farklı düzlemler üzerinde oluşturuluyor ve sonuçta birbirinden farklı görünen varlıklar elde ediliyor. Lockhart’ın verdiği örneklerden biri de kesişen iki doğrunun farklı bir düzleme olan izdüşümü. Bu örnekte aynı cismin bir düzlemde kesişen doğrulardan oluştuğunu görürken diğer bir düzlemde ise bu cismi oluşturan doğruların paralel olduğuna şahit oluyoruz. Bu durumda bu cisimlerden hangisi gerçek? Gerçeklik tek olmak zorunda mı? İzdüşüm geometrisi bize ne anlatıyor? Bu sorular her matematikçinin, her filozofun veya gerçeklik üzerine kafa yoran herkesin farklı cevaplayabileceği sorular, üstelik bu cevaplardan biri doğruyken diğerlerinin yanlış olması da gerekmez. Lockhart durum üzerine şöyle bir tespitte bulunmuş:

   “…İzdüşüm geometrisinin felsefesine göre, bir şeklin önemli olan özellikleri sadece izdüşümlerden etkilenmeyen özellikleridir. Bir şekilde “gerçek” olan kişilerin bakış açısına bağlı olmamalıdır, güzellik bakanın gözünde olmamalıdır. İzdüşümde değişen özellikler cismin kendisinin değil görülme biçiminin özellikleridir…”(3)

Buradaki anlatının akıllarınızda bir kavram kargaşasından ibaret kalmamasını ve gerçeklik ve izdüşüm üzerine daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız Lockhart’ın ‘Ölçüm’ kitabına bakmanız faydalı olacaktır.

Öyle görünüyor ki fizikçiler, matematikçiler, felsefe ile uğraşanlar, aslında herkes temelde gerçekliğin peşinde. Platon’un idealarından Lockhart’ın üçgenlerine kadar asıl amaç gerçekliğe ulaşabilmek gibi gözüküyor. Diğer yandan henüz, uzlaşılmış saf ve basit bir gerçekliğe ulaşılabilmiş değil, gerçekçi olmak gerekirse gerçekliğe yaklaştığımız dahi söylenemez. Ancak bizzat gerçekliğin kendisi üzerine kafa yormak bile bizlere yeni ufuklar kazandırabilir. Evrene bakışımızı değiştirebilir. İstediğimiz cevaplara ulaşamasak da hiç beklemediğimiz yeni sorulara tüm hayatımızı değiştirebilecek cevaplar bulabiliriz. Ancak her durumda ulaşacağımız nokta o düşünen insanın, Oscar Wilde’nin, gerçekliğin nadiren saf ve asla basit olmadığı düşüncesinin tekraren ispatından pek de öteye gidemeyecektir. Gerçekliğin bu doğasını bana hatırlatacak bir sözcük aradım ve sonunda ‘girift’ sözcüğünde karar kıldım. Bu bazılarınıza garip gelecektir ancak bu sözcüğün bana gerçekliğin doğasını hatırlatmada çok büyük bir gücü var. Bu sebeple ‘girift.org’ çatısı altında bilimin oldukça girift gerçekliklerini anlatan yazılar kaleme almak ve sizlerin bu yazıları okuması benim için büyük bir zevk olacaktır.

Kaynakça

1. Ocak, M. (2016). Yabancı Moleküllerin Peşinde. Bilim ve Teknik, 584, 66-67.

2. Greene, B. (2011). The Hidden Reality: Parallel Universes and the Deep Laws of the Cosmos, Vintage.

3. Lockhart, P. (2015). Ölçüm. (Çev. E. Kılıç). Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları. (Orijinal yayın tarihi, 2009)