GİRİFT

Düşünen insanlardan biri bir defasında, gerçeğin nadiren saf olduğunu ve asla basit olmadığını iddia etmişti. Gerçeğin saflığı sorunsalı bir yana, gerçeğin bizzat kendisi ne olduğu, ‘gerçekten’ var olup olmadığı, var ise tek mi, yoksa birden fazla mı olduğu gibi pek çok soru açısından uzun uzadıya tartışılabilecek bir konu. Henüz lisedeki bir öğrenci için C60, ArH+, C3H+ gibi moleküller pek de gerçeği ifade eden maddeler değil, yani böyle maddelerin ‘gerçekte’ var olmaması gerekir. Aslına bakacak olursak bu durum yalnızca bir lise öğrencisi için geçerli değildi. Bilim insanları bu tarz ‘gerçek’ olamayacak maddelerin ‘gerçek’ olabileceklerini henüz 30 yıl önce keşfettiler.

   “… Uzayda keşfedilen ve Dünya’da örneği olmayan yabancı molekülleri ilk bakışta sıra dışı ve egzotik olarak  adlandırıyoruz. Ama egzotik olan uzaydaki moleküller mi yoksa dünyadaki moleküller mi? Eğer dünyadaki koşullara bu kadar aşina, uzaydaki koşullara bu kadar yabancı olmasaydık C60, ArH+, C3H+ gibi molekülleri yine de egzotik bulur muyduk? Acaba evren büyük oranda bu ve benzeri moleküllerden oluşuyor da asıl sıra dışı olan bizim yakın çevremizdeki moleküller mi?…”(1)

Sahip olduğumuz gerçeklik algısı çoğu zaman  içinde yaşadığımız çevrenin koşulları tarafından şekillendirilir. Daha önce karşılaşmadığı koşullarla yüz yüze gelen biri genellikle bu ‘sıra dışı’ durumları ‘gerçek olmamakla’ suçlayabilir. İnsanlık tarihi, alışkanlıklarımıza ve inançlarımıza ters düştüğü için başta ‘gerçeklik’ten uzak olduğu iddia edilen pek çok buluşun sonrasında dünyamızı nasıl kökten değiştirdiğinin öyküleriyle doludur. Bütün bu bahsedilenler, gerçekliğin ne olduğuna ve tek bir gerçekliğin mi bulunduğuna dair sorularımıza muhtemel yanıt olamayacaklardır. Zira tüm bunların bilimin kümülatif doğası gereği, öncesinde yanlış bilinen bilginin yerini doğrusunun almasından ibaret bir durum olduğu savunulabilir ki bence de öyledir. Bu tarz tartışmalar insanlığa açık fikirli olmayı ve dogmatik düşünceden kendini arındırmayı öğretmiş olabilir ancak bizim gerçeklik üzerine sorduklarımıza yanıt olmaktan hala çok uzak sayılır. Sorgulayışımızda ve arayışımızda fiziğin ve matematiğin ve bu ikisinin doğal yorumlayıcısı olan felsefenin öğretilerine ihityacımız olacak.

Farklı  boyutların fiziksel olarak varlığı, boyut kavramının anlamına bakış açımıza bağlı olarak, henüz bizim için bir bilinmezden ibaret. Ancak matematiksel bir boyut anlayışımız var ve ilk üç boyutu tecrübe edebildiğimiz için bu boyutlarda yapacağımız düşünce deneylerini anlamlandırmamız oldukça kolay olacaktır. İki boyutlu bir düzlemde yaşayan bir A canlısı ile üç boyutlu bir evrende yaşayan kendinizi düşünmenizi istiyorum. Bahsettiğimiz iki boyutlu düzlem defterinizin bir sayfası olabilir ve A canlısı da bu sayfa düzlemine çizilmiş bir kare. Hem defterin hem de çizilen karenin bir kalınlığı olacağından ve dolayısıyla tam anlamıyla bir ikinci boyut olamayacağından tüm deneyi zihninizde yapmanız gerekecek. Bu A canlısının gözlemleyebildiği tüm evreninin yalnızca kağıt düzleminden ibaret olduğu savunulabilir. O halde üçüncü bir boyutta bulunan siz, parmağınızı kağıt düzlemine dokundurduğunuzda A canlımız parmağınızın iki boyutlu bir kesitini görecek ancak siz parmağınızı çektiğinizde görüntü birden bire kaybolacaktır. İki boyutlu düzlemde yaşayan A canlısının gerçeklik algısını yerle bir etmek ve aklını kaçırmasını sağlamak kelimenin tam anlamıyla parmaklarınızın ucunda. Ya da A canlımızın başına bir silah doğrultup istediğiniz her an onu öldürebileceğinizi bir şekilde söyleyebilirsiniz. İnanıp inanmamak tamamen onun elinde olmasına rağmen büyük ihtimalle o, bu bahsettiğiniz silahı göremeyeceğinden dolayı inanmamayı tercih edecektir. Sizin iki boyutlu bir evrende yaşayan A canlısı için yaptıklarınızın aynısını dört boyutlu bir everende yaşayan B canlısı da size yapabilir. Gerçeklik algınızı değiştirmek ve aklınızı kaçırmanızı sağlamak sadece parmaklarının ucunda ya da bir şekilde sizinle iletişim kurar ve de sizi tehdit ederse inanıp inanmamak size kalmış. Karmaşık matematik formülleri kullanmaksızın sadece ilkokuldan beri öğretilen basit kavramlarla gerçeklik üzerine böylesine heyecan verici bir düşünce deneyi yapabilmeyi kendisinden matematik dersleri alma şansına sahip olduğum Mustafa hocama borçluyum ve burada konumuz gereği kısa bir alıntı yaptığım bu deneyden önümüzdeki yazılarda daha detaylı bahsetmeyi düşünüyorum.

Matematiğin düşünce dünyamıza kattığı ve gerçeklik üzerine aklımızı allak bullak eden kavramlardan belki de en önemlisi ‘sonsuzluk’ kavramıdır. Sonsuz bir evren, sonsuz sayıdaki ihtimallerin tamamının gerçekleştiği bir evren olarak hayal edilebilir. Bu yorumu Rick and Morty’den çok daha önce Brian Greene’in paralel evrenler, çoklu uzay gibi fiziğin sıradışı konuları hakkında yazdıklarında okumuş olabilirim(2). Buradaki vurgu, eğer evrenimiz sonsuz ise tüm sonsuz ihtamellerin var olabileceği üzerine. Şu anda benim gibi sonsuz sayıdaki Semih oturmuş ve gerçeklik üzerine sonsuz tane aynı veya farklı yazıyı kaleme alıyor olabilir. Sonsuzluğun kapsadığı anlamı düşünecek olursak tüm evrende yaşanabilir tek bir gezegenin olduğunu savunmak anlamsız olacaktır. Kimilerimizi ürpertebilecek olan bu gerçeklik bir açıdan oldukça da hoş. Kendimizi kaptırdığımız, hayranı olduğumuz ancak bir kurgudan ibaret olduğunu düşündüğümüz, bu sebeple de tam anlamıyla kendimizi özdeşleştiremediğimiz bilim kurgu serilerine artık gerçek olabilecekleri gözüyle bakabiliriz. Peki sonsuzluk, gerçekten de bu şekilde yorumlanabilir mi? Evrenimizin sonsuz olduğunu iddia etmek sonsuz sayıda gerçekliğin varlığını gösterir mi? Matematikçiler sayı doğrusunun sonsuz olduğuna dair bir inanç geliştirmiş durumdalar ancak sayı doğrusu üzerinde birden fazla ‘1’ sayısının olduğunu söylemek pek karşılaştığımız ve kulağımıza mantıklı gelen bir ifade değil. Matematik evrendeki sonsuzluk bizim fiziksel evrenimizdeki sonsuzluğun aksine her zaman her ihtimali içeren bir sonsuzluk değil gibi gözükmekte. Yine de maalesef bu soruların gerçek diyebileceğimiz bir yanıtı henüz yok veya diğer bir açıdan düşündüğümüzde bu tarz soruların tek bir gerçek cevabı da olmayabilir.

Paul Lockhart (2009), “Bir çok gerçeklik vardır.” diye başladığı ‘Measurement’ (Ölçüm) adlı kitabında, izdüşüm geometrisi üzerine de güzel bir bölüm kaleme almış. İzdüşüm geometrisini  bir başka yazının konusu olarak ayıralım ve şimdi, Lockhart’ın izdüşüm üzerine verdiği örneklerin gerçekliği anlama çabamıza nasıl yardımcı olabileceğini tartışalım. İzdüşüm perspektifte bir değişikliğe karşılık geldiğinden, aralarında bir izdüşüm ilişkisi olan iki cismi birbirinin aynı yani aynı cismin iki farklı görünümü olarak düşünmek doğaldır (Lockhart, 2009). İzdüşüm yöntemi kullanılarak aslında aynı varlık farklı düzlemler üzerinde oluşturuluyor ve sonuçta birbirinden farklı görünen varlıklar elde ediliyor. Lockhart’ın verdiği örneklerden biri de kesişen iki doğrunun farklı bir düzleme olan izdüşümü. Bu örnekte aynı cismin bir düzlemde kesişen doğrulardan oluştuğunu görürken diğer bir düzlemde ise bu cismi oluşturan doğruların paralel olduğuna şahit oluyoruz. Bu durumda bu cisimlerden hangisi gerçek? Gerçeklik tek olmak zorunda mı? İzdüşüm geometrisi bize ne anlatıyor? Bu sorular her matematikçinin, her filozofun veya gerçeklik üzerine kafa yoran herkesin farklı cevaplayabileceği sorular, üstelik bu cevaplardan biri doğruyken diğerlerinin yanlış olması da gerekmez. Lockhart durum üzerine şöyle bir tespitte bulunmuş:

   “…İzdüşüm geometrisinin felsefesine göre, bir şeklin önemli olan özellikleri sadece izdüşümlerden etkilenmeyen özellikleridir. Bir şekilde “gerçek” olan kişilerin bakış açısına bağlı olmamalıdır, güzellik bakanın gözünde olmamalıdır. İzdüşümde değişen özellikler cismin kendisinin değil görülme biçiminin özellikleridir…”(3)

Buradaki anlatının akıllarınızda bir kavram kargaşasından ibaret kalmamasını ve gerçeklik ve izdüşüm üzerine daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız Lockhart’ın ‘Ölçüm’ kitabına bakmanız faydalı olacaktır.

Öyle görünüyor ki fizikçiler, matematikçiler, felsefe ile uğraşanlar, aslında herkes temelde gerçekliğin peşinde. Platon’un idealarından Lockhart’ın üçgenlerine kadar asıl amaç gerçekliğe ulaşabilmek gibi gözüküyor. Diğer yandan henüz, uzlaşılmış saf ve basit bir gerçekliğe ulaşılabilmiş değil, gerçekçi olmak gerekirse gerçekliğe yaklaştığımız dahi söylenemez. Ancak bizzat gerçekliğin kendisi üzerine kafa yormak bile bizlere yeni ufuklar kazandırabilir. Evrene bakışımızı değiştirebilir. İstediğimiz cevaplara ulaşamasak da hiç beklemediğimiz yeni sorulara tüm hayatımızı değiştirebilecek cevaplar bulabiliriz. Ancak her durumda ulaşacağımız nokta o düşünen insanın, Oscar Wilde’nin, gerçekliğin nadiren saf ve asla basit olmadığı düşüncesinin tekraren ispatından pek de öteye gidemeyecektir. Gerçekliğin bu doğasını bana hatırlatacak bir sözcük aradım ve sonunda ‘girift’ sözcüğünde karar kıldım. Bu bazılarınıza garip gelecektir ancak bu sözcüğün bana gerçekliğin doğasını hatırlatmada çok büyük bir gücü var. Bu sebeple ‘girift.org’ çatısı altında bilimin oldukça girift gerçekliklerini anlatan yazılar kaleme almak ve sizlerin bu yazıları okuması benim için büyük bir zevk olacaktır.

Kamu spotumuzu da yaparak bitirelim: Evde kalın, bilim ile kalın.

Kaynakça

1. Ocak, M. (2016). Yabancı Moleküllerin Peşinde. Bilim ve Teknik, 584, 66-67.

2. Greene, B. (2011). The Hidden Reality: Parallel Universes and the Deep Laws of the Cosmos, Vintage.

3. Lockhart, P. (2015). Ölçüm. (Çev. E. Kılıç). Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları. (Orijinal yayın tarihi, 2009)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: